Zan

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

70’li yılların tekinsizliğinden filizlenen “eli kanlı” bir büyüme hikâyesi.

Siyasi gerginliğin had safhada hissedildiği, kutuplaşmanın keskin olduğu bir Türkiye. Nüfuzlu bir ailenin üniversite çağındaki oğlu İrfan, aşkın dönüştürücü gücüne kapılarak bilmediği sulara yelken açar. Kendisini ispat etmek için çıktığı yolda Ankara, Akçakoca, İstanbul üçgeninde sürüklenen İrfan’ın cüretkârlığının bir sınırı yoktur.

Atmosfer yaratmaktaki ustalığıyla dikkat çeken Hasan Gören, ilk romanı “Zan”da sürükleyici bir dille kotardığı iç burkan bir hikâye anlatıyor.

“Sıraladığımız dört olasılığın ikisinde İrfan ölü, birinde katil, diğerinde ise yaşıyor ve suçsuz. Şimdi, ölme, katil olma ve suçsuz kalma durumlarını İrfan’ın tercihlerine göre değerlendirecek olursak, o kendisi için en kötüsü olan ölümden kaçınmaya çalışmış, en iyi durum olan suçsuz kalmayı ise başaramamıştır. Peki nasıl yapabilirdi bunu?”

Anadol marka son model beyaz otomobil aradığı evin yolunu keskin virajlarda yere eğilen burnuyla koklaya koklaya bulduğunda hava çoktan kararmıştı. Aslında özellikle istemişlerdi gece gelmeyi. Yolda verdikleri yemek molasını kasten uzatmışlar, birkaç kez de durup sigara içmişlerdi. Ankara’dan çıktıklarından beri durmaksızın konuşan ama son bir saattir arka koltukta uyuyakalmış kızın astımı yüzünden arabada sigara içemiyorlardı. Önde oturan gergin adam da pek sigarasız durabileceğe benzemiyordu. Neyse ki günler henüz geceler kadar uzun değildi de yolda fazla oyalanmalarına gerek kalmadı. Aslına bakarsanız bu sevimli Karadeniz kasabasında daha sobalar yanarken, hele hafta sonu da değilse, gece sokaklarda kimseye rastlanmazdı. Ancak yine de temkinli davranmak istiyorlardı. Erkut Paşa’nın yazlığına bu mevsimde birilerinin gelmesi dikkat çekebilirdi, oğlu bile olsa.

Ev Akçakoca’nın doğu kıyısında, güzel bir maviliğe bakan genişçe bir bahçe içindeydi. Her yıl deniz zamanı yalnız ailenin değil, ziyaretlerini aksatmayan akrabalarla eş dostun kahkahalarıyla da dolup taşan bu iki katlı yazlık, doğrusunu söylemek gerekirse şimdi hiç kimseyi ağırlamaya hazır sayılmazdı. Üstelik çevredeki sessizliği düzenli aralıklarla bozan dalga sesleri kimi zaman sinir bozucu bile oluyordu. Ama bu beklenmedik konuklar ne konfor ne de huzur peşindeydiler. Üçünün de aklında seslendirmekten çekindikleri endişeler vardı. Yol boyunca tek tük ettikleri laflar da öylesine kopuk, ilgisiz, hatta gereksizdi ki, onları tanıyan ve amaçlarını bilen birisi bu sözleri uzaktan duysa, şifreli konuştuklarını zannedebilirdi.

Hava mevsime göre çok soğuk sayılmazdı. Gökyüzü bulutsuz ve yıldızlıydı; ancak yeni ay henüz geceyi aydınlatmaktan çok uzaktı. İrfan arabayı farların gösterdiği tahta çitin önüne yanaştırıp epeydir kapalı duran bahçe kapısını açmaya giderken, Fuat da arka koltukta hâlâ uyuyan kızın saçlarını okşamak için uzandı. Yumuşak bir dokunuşun ardından o an sanki başka bir dünyaya açılan gözler, bir anda nerede olduğunu anlamaya çalışan bakışlarla doldu. Geldik mi? Yolda takip eden oldu mu? Arkadaşlardan kaçabilen olmuş mu? Evet, hayır, bilmiyorum. Güvende miyiz? Umarım. Peki, seni ne zaman alacaklar? Perşembe. Son iki günümüz, öyle mi? Seni çok özleyeceğim.

Çardağın altına çekilen arabanın bagajında yalnızca küçük bir valiz vardı. Fuat’ın toparlanacak zamanı olmamıştı ki. Birkaç kat çamaşır, birkaç çeşit giysi, diş fırçası, küçük bir transistörlü radyo, Lenin’den bir, Engels’ten iki kitap, en ağırı da kalın bir Anatomi Atlası, tabii bir de valizin ön gözüne yerleştirilmiş küçük kardeşiyle annesinin bir fotoğrafı. Gideceği ülkede onu nasıl bir hayatın beklediğini bilmiyordu, ama desteksiz kalmayacağına da inanıyordu. Yoksa böyle bir maceraya kimse girişmezdi ki. Üstelik kalış süresi uzarsa, okuluna orada devam edebilmesi de söz konusu olacaktı. Anatomi Atlası şu an bildiklerini hiç değilse unutmamasına yardımcı olabilirdi. Lise yıllarında iyi bir kalp cerrahı olmanın hayalini kuruyordu Fuat. Doktor Barnard gibi kalp nakli yapmak. Ama zaten yapılmış olanı tekrarlamak değil. Fuat’ın onu tarihe geçirecek fantastik planı, bu kalp naklini kendisine yapması olacaktı. Bazen yüreğinden yana şikâyeti oluyordu da. Hayır, bu hayat kasında bir sorun yoktu; duygularıylaydı derdi. Yok, aşırı duygusallaşmıyordu; aksine bazen fazla acımasız oluyordu, ya da şu tatlı kızın bakışlarını sivriltip söylediği gibi, kalpsiz. Daha bu sabah yola çıkarken söylemişti Serap, Fuat ona “gelmeni istemiyorum, burada veda edelim birbirimize” dediğinde. Ama kız da az inatçı değildi. Kimseye haber vermeden, yanına hiçbir şey almadan, kaç gün süreceğini bilmeden.

Kitaplarla ağırlaşan çanta camlı kapıdan içeri, sağa sola çarparak girdi. Hemen pencereleri açıp aylardır kapalı olan evi havalandırdılar. Mehpare Hanım’ın geçen Eylül’de bütün mobilyaların üzerine elleriyle tek tek örtüp kırışıklıklarını düzelttiği çarşaflar, bambaşka dertleri olan eller tarafından özensizce katlanarak bir kenara yığıldı. Her ne kadar yakınlarda kimse olmasa da, salondaki tek bir abajurla yetinmeleri iyi olacaktı. İki erkeğin az sonra yakacakları sigaraların dumanı çıksın diye karşılıklı iki pencereyi biraz daha açık bırakıp perdeleri örttüler. İrfan, annesinin belki bir gün gerekir diye hazır tuttuğu battaniyeleri indirdi üst kattan. Gerçi Fuat’ın üzerindeki kahverengi el örgüsü boğazlı ile Serap’ın hâlâ çıkarmadığı yakası kürklü mavi parka bu ikisini yeterince koruyordu. Ama İrfan’ın V yaka merserize kazağıyla içindeki ütülü beyaz gömleği, bu narin delikanlı için bir ebeveyn şefkatiyle endişelenmenize yeter de artardı bile. Zaten hemen iliştiği koltukta dizlerini karnına çekerek, az önce getirdiği battaniyelerden birine ilk sarınan da o oldu. Sonra aklına yine düşünceli annesinin elektrikli ısıtıcısı geldi. Birkaç dakikaya kalmadan, metal bir koruma içinde üst üste yerleştirilmiş üç porselen çubuğa enlemesine sarılı incecik teller usul usul kızarıp, salona hafif bir sıcaklık yaymaya başlamıştı bile. Bir saat kadar sonra tekrar açacakları pencereleri kapatıp birer koltuğa yerleştiler. Şimdi birbirlerinin gözlerine bakmıyor, sanki ortaya serilmiş kilimin turuncu, sarı ve yeşil desenlerine diktikleri gözleriyle telepatik bir haberleşme yolu arıyorlardı. İrfan geçenlerde gazetede okuduğu Uri Geller adında bir İsrailli’nin, bakışlarıyla uzaktaki çatal kaşıkları bükmesini anımsadı. Gerçi üniversiteye ilk başladığında okuduğu felsefe kitapları bütün bu saçmalıkların ipliğini pazara çıkarıyordu, ama saçmalık bir yere kadar renkli de olurdu. Sözgelimi, bu adam başkalarının düşüncelerini okuyabildiğini de iddia ediyor muydu ki? Serap’ın aklından neler geçiyordu şimdi? İrfan da istese, aynı Uri Geller’in çatallara yaptığını yaparak Serap’ın kendisine doğru eğilmesini sağlayabilir miydi?

Sessizliği bozan Fuat oldu. “Isındıysanız hadi bi çay demleyelim.” Aslında, hadi kalkın da bi çay demleyin demekti bu. Gelirken yemek molası verdikleri yerde bir bakkaldan çay, şeker, sigara gibi zorunlu malzemeler ile kahvaltılık ve makarna almışlar, böylece hiç evden çıkmadan bir iki gün yaşamalarını garantilemişlerdi. İrfan’ın yere sabitlenmiş ve hareket etmeye niyeti olmayan bakışları Serap’ın yerinden kalkmasına yetti. Kız geçen yaz gelip kısa bir süre kaldığı bu evin mutfağına aşinaydı. Mehpare annenin pırıl pırıl bıraktığı çay takımını indirirken, bunlar devrimden sonra da çayları kadınlara koyduracaklar, diye düşündü. Kurtuluşa kadar savaş iyi de, belki de asıl savaş o zaman başlayacaktı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.